Aug 23, 2008

Uzun zamandır sözde oluşturup özde bir türlü faaliyete geçiremediğimiz okuma grubumuz nihayet cana geldi. Karar da verildi, ilk olarak Saramago okunacak.
E peki...
Jose Saramago'nun kendine özgü dili, anlatım tekniği, özellikle de imlası oldukça yorucu geliyor başlangıçta, ancak kurgu başarısı okuyucunun kopup gitmesine engel olup onu kitabın içinde oyalerken,okuyucu o garip dil ve anlatıma da alışıyor yavaştan. "Yitik Adanın Öyküsü" tıpkı yazarın diğer kitapları gibi kolay akla gelmeyecek bir konu edinmiş ki bu da uzun zamandır kitaplardan alamadığım bir tad verdi bana. Bir süre daha Saramago okuyacağım anlaşılan:)

Not: Kitabın çevirisinden şikayetçiyim(berbat deniliyor buna). Daha iyi bir çevirisi varsa onu okumanızı öneririm.

Aug 19, 2008

tatil bitti...

Beş haftalık ayrılıktan sonra nihayet döndük evimize. Kendi yatağım dışında geçen her geceyi ziyan kabul eden benim için oldukça meşakkatli bir beş haftaydı elbette.

Kolay olmadı tabii beş haftalık tatili planlamak. Düşündük taşındık, bu süreyi nerde geçirsek en az homurdanırız diye. "İnsan insanı yolculukta tanırmış" düsturunu da göz önünde bulundurarak dünyanın ille de görülmesi gereken dört önemli şehrini gezmeye karar verdik. Çorum, Paris, Londra ve Kahramanmaraş.

 
Posted by Picasa


Her yıl en az bir hafta mutlaka giderim köyüme. Babam köye tepeden bakan mezarlıktaki mermer evceğizinde kalmaya başladığından beri daha anlamlı, daha içten, daha zorunlu olmaya başladı o gidişler. Biz çocukken tatil olur olmaz bütün mırın-kırınlara rağmen köyüne koşturan babamı ancak şimdi anlıyorum ben. Niye? diye sorardık sık sık. Neden her fırsatta? Neden her yaz? Şimdi biliyorum yanıtını, onuda babası çağırırmış meğer...
Her yaz aynı dönem köyde toplanan teyzeler, amcalar, halalar, kuzenler... Orası olmasa bu kadar tanıyıp sevebilir miydik birbirimizi? Ortak bir yaşam kültürü olur muydu darmadağın hayatlarımızın? Bambaşka şehirlere, ülkelere, sosyal ve kültürel sınıflara dağılmamıza karşın bu kadar iyi anlıyor ve kabullenebiliyor olur muyduk birbirimizi? Sanmıyorum... Bozkırın ortasında söğütten başka ağaç yetişmeyen o küçük köy olmasa, orda geçen zamanlar, sabaha kadar muhabbet etmeler, saklambaç oynamalar, çamurdan pasta yapmalar, nohut tarlalarına akınlar, çeşmelerde sırılsıklam olmalar, balık tutmalar, birlikte yenen o şölen tadında yemekler, düğünler, cenazeler bütün o birlikte gülme ve ağlamalar olmasa, kanbağından ibaret olacaktı akrabalığımız, gün ve gün zaman aşımından incelip kopmasını bekleyecektik.
Çocukken de, ablam ve kardeşime oranla daha çok severdim köye gitmeyi. Orda onların canını sıkan zamanın durmuş olması hissi beni daraltmazdı. En küçük fırsatta bahçeden kaçıp birilerine gidesim de gelmezdi. Babamın her bir otun yerini dahi ezbere bildiği bahçede öylesine, bomboş, saatlerce oturabilirdim elimin altında okuyacak bir kitabım yoksa bile. Kuş sesi, söğüt dallarının hışırtısı, evin yanındaki çeşmenin şırıltısı...

 
Posted by Picasa


Şırıltı demişken, Sen Nehri de fena değildi tabii:)
Soranlara "becerebilirsek" ön açıklamasıyla anlattığım tatil planımızın ikinci etabını da başardık nihayet. Becerebilirsek diyordum, çünkü herhangi bir turdan bağımsız olarak tasarladığımız Londra-Paris gezisi organizasyonu giderek içinden çıkılmaz hale geliyordu. Özellikle sevgili bankamızın aşırı başarılı çalışma sistemi ve memeleketim memurlarının şaşırtıcı algı düzeyi, bizi sürekli çıkmazdan çıkmaza sürüklüyor, istediğimiz her belgeye karşılık aldığımız alakasız bir belgeyle kördüğümümüz abarıp duruyordu. Biz de bulaştığımız belanın sıkıntısıyla oflayıp pofluyorduk kiiii uçak Paris'e iniverdi.
 
Posted by Picasa


Paris'i "rüya gibi" diye tarif edenlerin rüyaları ile kendi abuk sabuk rüyalarım arasındaki fark yıktı beni... Kıskandım elin oğlunu rüyalarından ötürü ve rüyalarıma çeki düzen vermeye karar verdim bu vesile ile.

Bütün şehre aynı doku hakim sanki, bütün hayata... Binalar, sokaklar, şehrin ortasından geçen nehir, köprüler ve insanlar... Herşey kahve rengi ile yeşil'in en pastel tonlarıyla ve krem rengiyle donanmış. İnsanlar aynı uyuma dahil. "Bir şehirde herkes mi şık olur kardeşimmm!" demişti Müge Paris için, katılmıyorum kendisine. Çok şık bulmadım Parislileri ama sade giyimlerini bir fular ya da şalla özgünleştirip kendilerini şehrin genel dokusuna bir puzzle'ın parçası gibi konduruşlarını takdir ettim doğrusu. Herhangi bir manzaranın bir köşesine ilişmiş bir Parisli o kadrajın olmazsa olmazı gibi duruyor çoğunlukla. Geniş, oturmalık balkonlar yerine sadece küçük pencere önü çıkıntıları var binalarda.O küçük balkoncuklara çiçek koyma kültürü çok yaygın, ki şehrin renk ihtiyacını balkonlardan sarkan o deli pembe çiçeklerin karşıladığı kanısındayım. E balkon da yoksa nerde oturuyor bu Parisienler?
Bahçesi olmadığından iki kişilik küçük masalarını kaldırıma dizerek trübünleştirdikleri cafelerde. ve işte o cafeler, Paris için bir başka simge.
Velhasılı "şurasını gezdiniz mi, burasını gördünüz mü?" diye sorulan her yerini gezdik ama bence özel olarak ayırmanın bir anlamı yok. Her tarafı heykeller, oymalar, kakmalar, işlemelerle dolu müze gibi bir şehir Paris. Bir ara gözlerimi kısıp hin bakışlarla ağzımı yamultarak "Ulan kesin bu dekorun arkasında şööle vıncık vıncık bir büyükşehir var , bulacam onu!" diyerek sevgili eşimi de çekiştirerek arka sokakalara attım kendimi. Balkonlarından pembe çiçekler sarkan, köşelerinde şirin cafelerin bulunduğu sokaklardan başka bişey bulamadım.
 
Posted by Picasa


Londra'ya iner inmez yanımdaki çok bilmiş insanı "noluyo lan!" diye ünületen bir kargaşanın içinde bulduk kendimizi. Benim durumumdan bahsetmeyeceğim bile. Ellerinde çantalarla koşturup duran, birbirine çarpmamak için hamle üstüne hamle yaparak savuşup geçişmeyi çoktaan öğrenmiş insanlar kalabalığı. Paris, huzur, doku, kahverengiler, rüya... POF... Paris'teki şirin ve konforlu otelimizden sonra Londrada vasat bir otelde kalıyor olmamızın ve bedenimizin sınırlarını Pariste yeterince zorlayıp kendimizi Londra'ya insan posası şeklinde getirmiş olmamızın etkisinden midir, yoksa Paris gibi bir rüyadan sonra başka bir şehri hazmetmenin zorluğundan mıdır bilmem, pek sevemedik Londra'yı. Güzel , büyük, ilginç ama herşey biraz zorlama hissi uyandırdı bende. Yani Londra'yı Londra yapan turistik donanımın çoğu "ulan netsek turisti burda oyalar , paund paund paralarını alırız" düşüncesini açık ediyor. Bana kalırsa turistik şehirlerin olmazsa olmazı, yükseklik duygusunu tatmin etme aracı kulelerin modern ve teknolojik uyarlaması olan London Eye Çoruma da yapılsa olurdu mesela. Londranın tarihi, iklimi, coğrafyası, dokusu ile ilişkili bir durum değil yani. Adamlar kafa yormuş , fikir üretmiş, para harcamış ve uygulamuış. Takdiri haketmiş:)

Londra'da nerdeyse her mevzu müzeleştirilmiş, müzelerin pek çoğu ücretsiz olarak halka açılmış, üstelik müzeler eğitimin hizmetine verilmiş, bayıldım doğrusu. Bir de üstüne o kalabalık keşmekeşin ortasındaki yeşil alanları, parkları, o parklarda şehrin koşuşturmasından ayrışıp başkalaşan hayatı görünce Londra'nın bizim gibi doku meraklısı turistler için değil, orda yaşayanlar için dizayn edilmiş olduğuna karar verdim.

Ve Maraş... Gezmek, sohbet etmek, sosyalleşmek konusunda kotası çoktaaan dolmuş vucudumuzun son durağı. En son geçen bayramda gidebildiğimiz eşimin babaocağı... Anne-baba-eş-dost ziyaretleri. Hiç bir geçmişimin olmadığı o küçük kasabada olacağını bildiğim gelecek için kök salma çabaları. İlginç oluyor Maraş gezileri benim için. Kendi geçmiş yaşamım, özellikle akraba ilişkilerimizle kıyaslamalar yapıyorum sıkça. Benzerlikler şaşırtıyor, ayrılıklar garip bir korkuya neden oluyor.
Orda olmamızdan duyulan mutluluk, mutlu ediyor...

foşur foşur kitap okuyorum:)



Kitap, adını oluşturan söcüğün anlam derinliğini dolduramamış ne yazık ki. Boston'da karşılaşmış bir grup kafası karışmış insan hikayesi-hikayelerinden hiç biri "Araf" sözcüğünün içinde barındırdığı boşluk-asılı kalmışlık hissine yakalaşamıyor, doğuştan intihara meyilli olsalar bile... Son sayfa bitip arka kapak kapandığında kendimi bir kitap okumuştan çok, akşamları Türk Televizyonlarında sıkça karşılaşabildiğimiz dizi filmlerden birini seyretmiş gibi hissettim.

Kitap İngilizce olarak kaleme alınıp Aslı Biçen tarafından Türkçe'ye çevrilmiş. Benim gibi kıt İngilizcesi olanlar için başka bir dilde kitap yazabilmek gıpta edilecek bir durum tabii. Ama bana asıl ironik gelen, seçilen konu ve dil gözönünde bulundurulduğunda, asıl "Araf"ın kitabın yazılış hikayesi ile daha çok anlamlanıyor olması.

Jul 9, 2008


Beş-altı yıl önceydi. Artık küçük bir kasabada yaşamak üzere yola çıkıyordum. Kalbimin kızıl saçlı cadısı Sinem, kendi kitaplığından seçip sarı bir kurdele ile paketlediği iki kitap tutuşturdu elime."umarım seversin..." dedi.
O iki kitap olmasa, üç yıl kaldığım o küçük kasabayı anlamamış, sevememiş, görünenin ardındaki yaşamından hiç sebeplenememiş olarak dönecektim belki de.
"Gölgesizler" ve "Sonsuzluğa Son Nokta" dan sonra "Kayıp hayaller Kitabı", "Bin Hüzünlü Haz" ve "Uykuların Doğusu" da bana hep aynı tadı; okuma, yazma, yaşama sevincini verdi. Ağzımı şapurdatarak kapattım her bir kitabın arka kapağını. Bir süre üzerine birşey okumaya ya da yazmaya cesaret edemedim.
Harfler ve Notalar bir öykü kitabı ya da roman değil... Bana kalırsa "abi elinde bişey varsa getir yayınlayalım" denmiş de bunun üzerine yayınlanmışçasına konu bütünlüğünden uzak denemeler var içinde. Yine de çoğu, yazarın yazarlık serüveni, okuma, yazma, düşünme tarzı üzerine fikir veriyor okuyucuya. Yazar olmak gayesinde biri için gidilebilecek yol hakkında çokça ipucu var, bir ip ucu arayanlar için...


Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür... Beş yazarın Murathan Mungan'ın kaleme aldığı ilk metin üzerinden sıralı olarak yazdıkları bir roman "beşpeşe". Kitabın basit fakat ilginç sayılabilecek konusu her yazar tarafından farklı tarafa çekiştirilerek işlenmiş. Kurgu güzelliğinden ziyade zenginlik söz konusu kitapta. Yazarların üslup farkını görmek açısından okuyucu için ilginç bir deneysel çalışma olmuş; ancak benim asıl merak ettiğim, bu çalışma sırasında yazarların ne kadar eğlendiği...

Jul 4, 2008

Bera Yinal

Nicedir beklenen konuğumuz geldiler...E biz de haftasonu Aşti'de bulduk tabii kendimizi.Gittik gördük ki kolları yana açmış sakin bir bebek uyumakta...

Neris hanıma gelince...Bana kalırsa o henüz ne hissettiğini ayıramıyor. Hani böyle sevgi de var, ilginç de geliyor ,kıskanılası bir durum da arzediyor bebek onun için.O da bu şartlar altında biraz kararsız kalıyor tabii ne hissedeceği konusunda. Genel tavrı olumlu.
Kardeşime basmayın, fazla öpmeyin mikrop kapar, kucağınıza almayın biryeri acır, gibi laflar ediyor ve gelip gidip öpüyor.
 

Yine de hepimiz aşağıdaki bakışların anlamını merak ediyoruz tabii...
 
Posted by Picasa
 
Bizim evin son beşiği de mezun olduuuu...Kendisine 6 yıl önce devrettiğim bayrağı,okulu,bölümü resimde görüldüğü üzere kepi havaya fırlatmak suretiylen terketti...E ikimiz de aynı okul, aynı bölümden mezun olunca, tören benim için ayrı bir his yumağı haline geldi tabii.
 

Hocalarımı da görmüş oldum bu sayede...

 

Fotoğraf da çektirdim yıllar sonra bir mezuniyet törenin de daha.

 
Posted by Picasa


Ve...
Hayatın bu yakasına hoş geldiniz Hoca Hanım:)