Sep 1, 2011

şeker kabıkları

Ramazan bayramının üçüncü günü... Dokuz günlük bayramı fırsat bilen herkes (neredeyse bütün akraba-eş-dostumuz) şehir dışındaydı. Bize zaten gelen giden olmaz da, annemin de pek misafiri olmadı bu bayram.
Özel günler, giderek anlamını yitiriyor...

Çok üzgün müyüm?
 Aslında hayır...

 Elbette  benim de geçmişe, geçmiş bayramlara dair özlediğim şeyler var; bir daha asla aynı tadda yaşanmayacak anlarla dolu  anılar ...

Ama bütün o anları değerli kılanın biraz da o günün şartları ile alakalı olduğunu düşünüyorum. 

 Birlikte düşünelim...

 Köyden kente ya da  çalışmak için kendi memleketinden uzak bir şehre gitmişsiniz. Başka bir şehre, insanlara, hayata alışmaya çalışıyorsunuz. Öyle canınız istediği zaman annenizin evine gidemeyecek kadar uzaktasınız, ulaşım öyle aklına esti diye  yollara düşemeyeceğiniz kadar sıkıntılı, ekonomik şartlarınız da o hoyratlığa izin vermiyor zaten. Yılda bir- ya da iki kez memleketinize, sevdiğiniz yakınen tanıdığınız insanlara, kendinizi en güvende hissettiğiniz yere  gidiyorsunuz  ve zaten tepeden tırnağa özlem dolusunuz... E şimdi bu kavuşma tadından yinmez de ne olur sevgili çevrem ? O  buluşmada durup durup sarılmaz, öpüşülüp koklaşılmaz da ne olur? O buluşma için heyecanlanmazsa insan neye heyecanlanır ki daha? O buluşmalar için kurulmaz da neye kurulur ziyafet sofraları, hangi tatlı verebilir o baklavaların tadını ?

Gelelim bu güne. Artık ulaşım kolay, uzaklar o kadar da uzak değil aslında... Üstelik seyahatin maliyeti de eziyeti de daha az geçmişle kıyaslandığında. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bayramı beklemeler, bayramdan bayrama görüşmeler hayli azaldı . Hele uzakları yakın eden “telefon” icadı var kiiii, özlemeyi özler hale getirdi bizi.

Ayrıca insanların ev gezmesi yapıp yemek yemekten gayrı aktivite bilmediği dönemler için cazip bir sosyalleşme biçimiydi belki bayram gezmeleri.  Sosyal bağları güçlendirmek, kendine “ait olduğun” bir çember belirlemek, yardımseverlik hislerini tatmin etmek, toplumda roller edinmek için iyi bir araçtı belki...

 Şimdi... Şimdi yapabilecek daha eğlenceli, daha dinlendirici, daha heyecan verici aktiviteler türüyor sürekli. Üstelik toplum insan için eski anlamını yitirdi. Şehir hayatı,  “sürü “olmayı değil, “birey” olmayı teşvik ediyor  sürekli. İçine doğduğu çember değil insanın  aitliği.  Akrabalığın, komşuluğun, köylülüğün  dayattığı zoraki  ilişkiler çözülüyor işte, bayramlar yetmiyor artık bunların birlik ve baraberliğine.  İnsanlar seçimlerini  öncelikleri doğrultusunda yapıp, tatile gitmeyi, bayram ziyatretlerinden uzak durup evinde çekirdek ailesiyle zaman geçirmeyi, şehir hayatının gerginliklerinden yorgun düşmüş bedenini dinlendirmeyi tercih ediyor.

 Düşünmeye devam edelim...

 Çocuksunuz... Yılda bir kez(hadi bilemedin iki)  yeni giysilerle tepeden tırnağa donanacak, o giysileri de öyle canınızın istediği her gün giyemeyeceksiniz. “ Bayramlık” olacak adı,  düğünde bayramda anneniz karar verecek giymenize.  Üstelik bileceksiniz ki bütün çocuklar “yeni”leriyle dolaşacak bayram günü. 

 E şimdi bu çocukcağız yeni papuçlarını yastığının altına koymasın da ne yapsın? Bayramlıklarının heyecanıyla uykusu kaçıp sabaha kadar yatakta dönenmesin de ne olsun? Üstelik  tam da çocuklara göre olan o teyze-amca-hala kalabalığı, o kalabalığın hediyeleri , harçlık vermeleri, luna park ısmarlamaları da bayramdaaaannn bayrama gerçekleşiyorsa, o bayram iple çekilmesin de ne edilsin?

 Dönüyoruz günümüzün çocuklarına... Almak, yenilemek, eskitmek kavramlarının geçmiş ve bu gün için içerikleri hayli değişti.  Spor ayakkabıları, babetleri, botları, bale papuçları  ve yahut kramponlarını raflara dizen, kendi odaları, elbise ve oyuncak dolapları olan, beş boyutlu filmler izleyip aqua parklarda eğlenen, kreşlerde kendi sosyal ortamları olan, doğum günlerini partilerle kutlayıp tatil mekanı seçerken oy kullanan, alışveriş merkezlerinin top havuzlarında palyoçolarla oynayarak büyüyen şehir çocukları ne anlasın o geçmişin “bayram” heyecanından?

 Ha bir  de küslükler var bayramlarda son bulması gereken.

 Kent yaşamından kırsala döndükçe artıyor insanlarının biribrinin haklarını ihlali. Komşunuzun tavuğunun bahçenize zarar vermesi,  doğal kaynakların paylaşılması, size yan gözle bakılması kavga ve doğal sonuç olarak da küslük sebebi.

Oysa şehirleşme bireysel sınırları çizip ihlalinin cezasını da belirliyor. Zaten, küsecek  kadar muhattap olamıyorsunuz ki komşunuzla. Trafikte, pazarda, alışverişte  tartıştığınız insanlara küsmenin de anlamı yok zaten;üstelik  modernleşme, kavga –döğüş-küslük değil de konuşma- anlaşma-uzlaşma kültürünü de beraberinde sürüklüyor ve buna alıştırıyor sizi.

E şimdiiii, küsmenin eski ciddiyeti yok ki, nerde kaldı  barışmanın değeri...

 Uzun lafın kısası, doğrudur eski ki bayramların tadı kalmadı, çünkü bayramı süsleyen eski unsurların modası geçti.

 Anneme sormuştum teee çocukken,  çünkü ben bayram,seyran, yılbaşı, doğum günü ritüellerini seven bir çocuk değildim, sorgulayasım vardı.  Annem  Ramazan bayramı için  “E kızım, 30 gün oruç tutmanın, kulluk yapmanın, kendini açlıkla sınayıp yüz akıyla çıkmanın sevinci” demişti... Cevabını pek beğenmiştim.

 E ne olacak peki bayramlar? Öyle kuru kuru yaşanıp tatil köylerinde, evlerde, televizyon karşılarında heba mı edilecek? Hevesi kursağında mı kalacak 30 gün oruç tutmuşların?

 Kalmasın elbet... Bayram’a özel o tad kalsın bizden sonrakilerin de damağında.

 Nasıl olacak o iş?

 Valla öncelikle şu içimi bayan “ aahhh o eski  bayramlar...” diye başlayan muhabbetler bitsin... O bayramlar bir daha gelmeyecek bey amca. Onlar siyah beyaz televizyonumuz gibi, bayramlarda ateşlenen “ kızkovalayan” fişekleri gibi, manuel fotoğraf makinaları gibi, her ananenin evinde saat başı çalan sarkaçlı saatler gibi, taş plaklar hatta kaset ve kaset çalarlar ve hatta neredeyse cd’ler gibi miadını doldurdu. (*) Onları yeniden yaşatmaya çalışmak , giderek daha az tad veren bir oyun oynamaktan başka birşey değil ne yazık ki.


Şimdi, geçmiş bayramları anarken heba edilen  bu günün bayramları için birşeyler yapmak vakti.  

Benim  yukarıda aklıma gelen örneklerden vardığım sonuç, bu gün en çok özlediğimiz şey her neyse bayramlarda o yapılmalı ki, gönüller bayram etsin J


*Bu cümle Şahane Kişi  tarafından  Nefis Bey'e ithaf edilmiştir.

2 comments:

Nefin Huvaj said...

Ne tatlıdır benim Debideryam:)Gülümseyerek, sevgiyle okunan bir yazın daha... Her seferinde daha bir özleyerek...

setenay said...

:))
insan o dönem neye ihtiyaç duyuyorsa onu yaparsa güzel bayramlar bence.
curcuna istiyorsa kalabalık aile toplanmalarına katılsın. dinlenmek istiyorsa vursun kafasını yatsın. tatile gidememişse tatile gitsin. birini özlediyse onun yanına koşsun falan filan ama di mi.. :)