Jan 25, 2012

Bu gün ne giysem?

                                                                                      Kar iyi geldi bana... Dün itibarıyla "kalbim kadar saf ve temiz bir sayfa" açıp ordan yazıp çizip boyamaya karar verdim.                                                                            Benim tayinimle, Şamil'in işiyle ilgili sorunlar bitmedi bitmesine, hayatımızdaki belirsizlikler de çözülmüş sayılmaz pek.                                                                      Peki  ne oldu ?
             İyi şeyler oldu olmasına ama asıl olan, ben şu evin içinden çıkıp geçtim karşısına ve farkettim ki ev  komik olmuş kardan şapkasıyla ...

Dec 10, 2011



  "Bu aralar ne okusam da Aralık ayının ruhu daraltan baskısından az biraz sıyrılsam... şöyle dertlenmeden, iç çalkantılarıyla hırpalanmadan , dudak kıyısında hafif tebessümlerle okunacak birşeyler bulsam" diyorsanız ve derin derin iç geçiriyorsanız işte size kitap.
Psiko-absürd romantik komedi...
Psikosu da, absürdü de, romantiği de komedisi de kararında bana kalırsa. Kurgu da kurulmuş güzel... Dil de anlaşılır, sürükleyici, tertemiz yani. E daha nolsun...

Alınız, çayınızı kahvenizi yudumlarken tatlı tatlı okuyup rüyalara dalınız.

Ancak hatırlatayım ; Otobüslerde okumayınız ! Yurdum insanı okuyana pek alışkın değil, okurken gülene hiiiççç...

Yazar'ın " Oğullar Ve Rencide Ruhlar"
ile
"Gizli Ajans" isimli iki romanı daha var ve kendisi bir Afili Filinta.
Diğer kitaplar da okuma listemde, duyrulur ;)

Sevgili çevrem,
Kitap okuma saati diye bir uygulama var okulda.
Çocuklar okul kütüphanesinden aldıkları parçalanmış, yırtılmış, sayfaları eksik ve içi geçmiş kitapları okumaya çalışıyorlar, isteksiz...
Belki kitaplığınızdan bir kitap seçersiniz, belki bir de not yazarsınız onlar için sayfalar arasına, belki ulaştırırsınız bana, ben de onlara götürürüm.
Belki sayfalar arasından ona yazılmış not çıkar da gülümser ... Belki içlerinden birileri dost olur bu sayede kitaplarla...
Belki ben de bu sayede daha bi severim sizi ;)
Belki...:)

Dec 4, 2011

Eller Havaya...

Eylül gitti... Ekim'i ve Kasım'ı da kurtaramadım...

Yoruluyorum Çorum- Ankara arası yolculuklardan... İki ayrı hayatım var, birinden diğerine sıçrayıp duruyorum 3-4 gün arayla...
Benim gibi  "ev" seven, "düzen" seven, "huzur" seven biri için can sıkıcı olmaktan öte geçiyor artık, depresif bir ruh hali içime postu serip gün ve gün yerleşiyor. Yapılmış bütün planlarımı alabora eden bu durum yüzünden planlara küsüyor içim. Canım artık hiç birşey yapmak istemiyor...
Evde yemek yapmıyorum artık mesela, kitap okumuyorum, kendimi dinlemiyorum... Çeneme vuruyor içimdeki isyan, alabildiğine konuşuyorum...


Oct 2, 2011

Homini de gırtlak pufidi kandil tumba yataaaakkkkk...


Eylülümü çaldılar...

14 Eylül de yayınlanan kanun hükmünde kararname ile Ankara'ya dönüşüm Ağustos ayına ertelendi.
Bütün planlarım alt-üst.
Valizim açık...
Oysa ben öyle yorgunum ki bu bozkır yolculuğundan...

Eylül geldi geçti, ne sarı yapraklar takıldı gözüme ne de ürperten rüzgarlar değdi tenime...Bir fincan kahve kokusuyla balkon keyfi yapmadım bir kez bile. Okuduğum kitaplardan bişey anlamadım, dinlediğim şarkılar bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar, yolculuklarım daha da uzadı sanki... Aralıksız konuştum ama söylediklerimden ben bile birşey anlamadım. Başımı okşadı sevdiklerimin tanıdık elleri, avunamadım.

Eylül geldi geçti, bu Eylül'ün içinde ben olmadım...

Eylül'ümü çaldılar, Ekim'i kurtarmam lazım...
Posted by Picasa

Sep 1, 2011

şeker kabıkları

Ramazan bayramının üçüncü günü... Dokuz günlük bayramı fırsat bilen herkes (neredeyse bütün akraba-eş-dostumuz) şehir dışındaydı. Bize zaten gelen giden olmaz da, annemin de pek misafiri olmadı bu bayram.
Özel günler, giderek anlamını yitiriyor...

Çok üzgün müyüm?
 Aslında hayır...

 Elbette  benim de geçmişe, geçmiş bayramlara dair özlediğim şeyler var; bir daha asla aynı tadda yaşanmayacak anlarla dolu  anılar ...

Ama bütün o anları değerli kılanın biraz da o günün şartları ile alakalı olduğunu düşünüyorum. 

 Birlikte düşünelim...

 Köyden kente ya da  çalışmak için kendi memleketinden uzak bir şehre gitmişsiniz. Başka bir şehre, insanlara, hayata alışmaya çalışıyorsunuz. Öyle canınız istediği zaman annenizin evine gidemeyecek kadar uzaktasınız, ulaşım öyle aklına esti diye  yollara düşemeyeceğiniz kadar sıkıntılı, ekonomik şartlarınız da o hoyratlığa izin vermiyor zaten. Yılda bir- ya da iki kez memleketinize, sevdiğiniz yakınen tanıdığınız insanlara, kendinizi en güvende hissettiğiniz yere  gidiyorsunuz  ve zaten tepeden tırnağa özlem dolusunuz... E şimdi bu kavuşma tadından yinmez de ne olur sevgili çevrem ? O  buluşmada durup durup sarılmaz, öpüşülüp koklaşılmaz da ne olur? O buluşma için heyecanlanmazsa insan neye heyecanlanır ki daha? O buluşmalar için kurulmaz da neye kurulur ziyafet sofraları, hangi tatlı verebilir o baklavaların tadını ?

Gelelim bu güne. Artık ulaşım kolay, uzaklar o kadar da uzak değil aslında... Üstelik seyahatin maliyeti de eziyeti de daha az geçmişle kıyaslandığında. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bayramı beklemeler, bayramdan bayrama görüşmeler hayli azaldı . Hele uzakları yakın eden “telefon” icadı var kiiii, özlemeyi özler hale getirdi bizi.

Ayrıca insanların ev gezmesi yapıp yemek yemekten gayrı aktivite bilmediği dönemler için cazip bir sosyalleşme biçimiydi belki bayram gezmeleri.  Sosyal bağları güçlendirmek, kendine “ait olduğun” bir çember belirlemek, yardımseverlik hislerini tatmin etmek, toplumda roller edinmek için iyi bir araçtı belki...

 Şimdi... Şimdi yapabilecek daha eğlenceli, daha dinlendirici, daha heyecan verici aktiviteler türüyor sürekli. Üstelik toplum insan için eski anlamını yitirdi. Şehir hayatı,  “sürü “olmayı değil, “birey” olmayı teşvik ediyor  sürekli. İçine doğduğu çember değil insanın  aitliği.  Akrabalığın, komşuluğun, köylülüğün  dayattığı zoraki  ilişkiler çözülüyor işte, bayramlar yetmiyor artık bunların birlik ve baraberliğine.  İnsanlar seçimlerini  öncelikleri doğrultusunda yapıp, tatile gitmeyi, bayram ziyatretlerinden uzak durup evinde çekirdek ailesiyle zaman geçirmeyi, şehir hayatının gerginliklerinden yorgun düşmüş bedenini dinlendirmeyi tercih ediyor.

 Düşünmeye devam edelim...

 Çocuksunuz... Yılda bir kez(hadi bilemedin iki)  yeni giysilerle tepeden tırnağa donanacak, o giysileri de öyle canınızın istediği her gün giyemeyeceksiniz. “ Bayramlık” olacak adı,  düğünde bayramda anneniz karar verecek giymenize.  Üstelik bileceksiniz ki bütün çocuklar “yeni”leriyle dolaşacak bayram günü. 

 E şimdi bu çocukcağız yeni papuçlarını yastığının altına koymasın da ne yapsın? Bayramlıklarının heyecanıyla uykusu kaçıp sabaha kadar yatakta dönenmesin de ne olsun? Üstelik  tam da çocuklara göre olan o teyze-amca-hala kalabalığı, o kalabalığın hediyeleri , harçlık vermeleri, luna park ısmarlamaları da bayramdaaaannn bayrama gerçekleşiyorsa, o bayram iple çekilmesin de ne edilsin?

 Dönüyoruz günümüzün çocuklarına... Almak, yenilemek, eskitmek kavramlarının geçmiş ve bu gün için içerikleri hayli değişti.  Spor ayakkabıları, babetleri, botları, bale papuçları  ve yahut kramponlarını raflara dizen, kendi odaları, elbise ve oyuncak dolapları olan, beş boyutlu filmler izleyip aqua parklarda eğlenen, kreşlerde kendi sosyal ortamları olan, doğum günlerini partilerle kutlayıp tatil mekanı seçerken oy kullanan, alışveriş merkezlerinin top havuzlarında palyoçolarla oynayarak büyüyen şehir çocukları ne anlasın o geçmişin “bayram” heyecanından?

 Ha bir  de küslükler var bayramlarda son bulması gereken.

 Kent yaşamından kırsala döndükçe artıyor insanlarının biribrinin haklarını ihlali. Komşunuzun tavuğunun bahçenize zarar vermesi,  doğal kaynakların paylaşılması, size yan gözle bakılması kavga ve doğal sonuç olarak da küslük sebebi.

Oysa şehirleşme bireysel sınırları çizip ihlalinin cezasını da belirliyor. Zaten, küsecek  kadar muhattap olamıyorsunuz ki komşunuzla. Trafikte, pazarda, alışverişte  tartıştığınız insanlara küsmenin de anlamı yok zaten;üstelik  modernleşme, kavga –döğüş-küslük değil de konuşma- anlaşma-uzlaşma kültürünü de beraberinde sürüklüyor ve buna alıştırıyor sizi.

E şimdiiii, küsmenin eski ciddiyeti yok ki, nerde kaldı  barışmanın değeri...

 Uzun lafın kısası, doğrudur eski ki bayramların tadı kalmadı, çünkü bayramı süsleyen eski unsurların modası geçti.

 Anneme sormuştum teee çocukken,  çünkü ben bayram,seyran, yılbaşı, doğum günü ritüellerini seven bir çocuk değildim, sorgulayasım vardı.  Annem  Ramazan bayramı için  “E kızım, 30 gün oruç tutmanın, kulluk yapmanın, kendini açlıkla sınayıp yüz akıyla çıkmanın sevinci” demişti... Cevabını pek beğenmiştim.

 E ne olacak peki bayramlar? Öyle kuru kuru yaşanıp tatil köylerinde, evlerde, televizyon karşılarında heba mı edilecek? Hevesi kursağında mı kalacak 30 gün oruç tutmuşların?

 Kalmasın elbet... Bayram’a özel o tad kalsın bizden sonrakilerin de damağında.

 Nasıl olacak o iş?

 Valla öncelikle şu içimi bayan “ aahhh o eski  bayramlar...” diye başlayan muhabbetler bitsin... O bayramlar bir daha gelmeyecek bey amca. Onlar siyah beyaz televizyonumuz gibi, bayramlarda ateşlenen “ kızkovalayan” fişekleri gibi, manuel fotoğraf makinaları gibi, her ananenin evinde saat başı çalan sarkaçlı saatler gibi, taş plaklar hatta kaset ve kaset çalarlar ve hatta neredeyse cd’ler gibi miadını doldurdu. (*) Onları yeniden yaşatmaya çalışmak , giderek daha az tad veren bir oyun oynamaktan başka birşey değil ne yazık ki.


Şimdi, geçmiş bayramları anarken heba edilen  bu günün bayramları için birşeyler yapmak vakti.  

Benim  yukarıda aklıma gelen örneklerden vardığım sonuç, bu gün en çok özlediğimiz şey her neyse bayramlarda o yapılmalı ki, gönüller bayram etsin J


*Bu cümle Şahane Kişi  tarafından  Nefis Bey'e ithaf edilmiştir.

Aug 31, 2011


Geçtiğimiz Mayıs ayında Antalya'da çekmiştim fotoğrafı...
Ne güzel insanlar var yahu :)
Posted by Picasa