Aug 27, 2009

Macera Dolu Amerika...



Herşey 11 sat süren uçak yolculuğuyla başladı.

Neyse ki o sürede tuvaletler tıkanmadı, bebeklerin hiç biri kolik nöbetine tutulup feryat figan ağlamadı.

New York'ta kiraladığımız araba ile asıl kalacağımız yer olan Bel Air’ e doğru yolculuk... Aman Allahım! Kocaman kamyon tipli arabalar, jipler saatte 120 ile... Otoban bu kadar kalabalık olabilir mi yahu? Bu sürat ne, deli misiniz siz? Biz 11 saatlik yoldan geldik, uykususuz, yorgunuz, heeeeeyyyy kime diyorum ben? Yavaşlasanıza!

İşte böyle bir şaşkınlıkla başladı Amerika maceramız. O şaşkınlık bir süre daha devam etti tabii. O kocaman arabalardan sonra o arabalardan inen ve Türkiye'de görmeye alışık olmadığımız kadar tombik insanlar, o insanları besleyen dev süt ya da meyvesuyu şişeleri, makarnalar, cipsler... Yemek yemek için girdiğimiz yerlerde önümüze konan ve bize "Allahım bana bunu bitirebilme gücü ver, Amin" diye dualar ettiren kocaman porsiyonlar. Yağlar, soslar, aşırı tatlı ya da aşırı tuzlular...



E bizim yağsız, tuzsuz (işin içine benim beceriksizliğimi de ekleyince yanık ve de tatsız:P) ama sağlıklı beslenmeye alışkın bünyelerimiz tez zamanda alarm verdi tabii.
Hatta bendeniz direk mide fesatı geçirip iki gün süreyle çürüğe çıktım.

Birkaç gün süren jetlag olmuş bedeni alıştırma, mide fesatını atlatma(haşlanmış patates perhizi)dan sonra başladık rutinimizi oluşturmaya.
Eşimcimin işe gittiği saatlerde ben de pc başına geçip envai çeşit ıvır zıvır okudum. Bu arada nefis bloglar keşfettim (en şahanesi biyolokum). Uzun uzun düşündüm. Planlar yaptım. Yalnızlığın tadını çıkardım. Sevgili çevrem, senin horul horul uyuduğun saatlerde ben, facebook profilini didik didik etttim.

Şamil'in işten gelişiyle dışarı attık kendimizi. Hafta içleri heryere arabayla giden(bu nedenle yaya yolu, kaldırım ve tabi yaya yok ortalıkta) Amerilkalılar gibi arabamıza binip yakın çevreyi gezdik. İçimizdeki ses "yaw şurda saatlerce yürümek vardı..." diye söyleniyordu o vakit.



Haftasonları yakın şehirlerdeydik. Baltimore, Washington, Newyork...

Bir rehber eşliğinde gezdiğimiz Baltimore'un iç kısımları kıyı şeridi kadar şirin değil ne yazık ki. Yine de şehir, bir turisti bir gün boyunca eğleyebiliyor. Şehirde, yeni yapılan binalar bile genel dokuyu korumak amacıyla eski binalarla aynı renk ve desende kaplanıyor. Limanda, içinde envai çeşit balık bulunan dev bir akvaryum var ama önceden rezervasyon yaptırmazsanız saatlerce beklemek zorunda kalabilirsiniz. Biz akvaryum kotamızı Baltimore'la doldurduk, daha fazla balık görmek istemiyoruz. Ancak akvaryumdaki dolphin şovunu tavsiye ederiz.



Washington, başkente yakışır özende. Dokusu olan bir şehir. Yağmurla karşıladı bizi fakat hava 30 derece. Ne zaman yeni bir şehre gitsem, "burda yaşayabilir miyim" diye sorarım kendime? Sordum, "Washington'da yaşayabilirim" sonucu çıktı. Sanırım ben düzenli şehirlerin hastasıyım. Çok sayıda müze var Washington'da, biz önceliği bilim müzesine verdik.

Zaten yeşil olan şehirde park ve meydanlara çokça yer verilmiş. Şehrin içinde nefis bir hayvanat bahçesi var. Nefis deyişim, hayvan sayısının az mekanın son derece güzel oluşundandır biline. Lincoln anıtına doğru uzanan uzun yolda, sağda solda sıçrayan sincaplar arasında yürürken geniş meydanları, ağaçlı yolları olan şehirleri kıskandık, belki nazar da ettik. O şehirlerde yaşayan, gün içinde sağlıklı yaşam koşuları yapan, bisiklete binen, müzik dinleyip yürüyüş yapan insanlara heveslendik.



New York'u uzaktan görmek bile bizim kaldığımız yerin Amerika'nın köylüğü olduğunu anlamamıza yetti. Işıklar, kalabalık, devasa binalar. "Yapay Zeka" filminin "Manhatten" sahnesi... Yol boyu dansedip çeşitli şovlar yapan zenci gruplar, müzik sesleri, yemek kokuları... Gece hayatı, kalabalık ,gürültü, ışık, eğlence sevenlerin "cennet" tabir edebileceği, bizim gibilerinse burun kıvırıp geçeceği türden allengirli haller mekanı. Oldukça merkezi bir yerdeki otelimizin penceresinden görünen çatılar kalabalığı belki de şehrin en çirkin yüzüydü. Aşağıda adım adım ilerleyen trafik, bize neden "New York'a arabayla gidilmez" dendiğini hemencecik kavrattı.



E kardeşim yok mu bu şehirde size göre şööle güzel bişey? dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz mı? Şehrin göbeğinde bir Central Park var ki... İnsan o kocamaaaaannn parkı karış karış yürüse mi, bir bisikletle turlasa mı, bir banka oturup kitap mı okusa, çimenlere uzanıp gökyüzünü mü seyretse, yoksa kayığa binip de biraz gezinse mi bilemiyor. Zaten parka girdiğinizde yakınlarda bir yerlerde o ışıltılı kalabalığın, gürültünün, şamatanın var olduğuna inanamıyorsunuz. Central Park'ta karar verdik, park-bahçe insanıyız biz kardeşim, gerisi yalan...



Bu arada hazır New York'a kadar gelmişken "Brodway alemlerine akmadan olmaaaz!" dedik, "Phantom of the Opera " ile ruhumuzu dinlendirip gözümüzü de şenlendirdik. Biraz (!) pahalı belki ama tavsiyemdir.

Pahalı demişken... Giderken "acaip güzel şeyler var, deli gibi alışveriş yaparsın" diye beni gaza getiren çevrem, size karşı son derece mahçubum... Kaldığımız yere yakın alışveriş merkezlerinin vasatlığından mıdır, yoksa benim beğeni kriterlerimin yüksekliğinden midir bilmem (standart bayana göre alışverişten fazla hoşlanmayışımdan da olabilir) ben öyle oralardan sürüklemeye değer pek bişey bulamadım.

Sonuç: Gezdik, gördük, sevdik. Amerikan emperyalizmine hala karşıyım o ayrı.



Not: Gezi boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan, bize yol gösteren , yanlış yola saptığımızda kafası karıştığı halde yeniden hesaplar yapıp yol bulmaya çalışan, zor zamanlarda "uydu bağlantısı kesildi" diyip işin içinde sıyrılan, söznü dinlemediğimizde en acıklı sesiyle "turn leeeğğğffftt" diye yalvaran, "bizim kız" tabir ettiğimiz sevgili nüvi'mize teşekkürler.

6 comments:

Turunç said...

Hosgeldiniz! Amerika izlenimlerinizi ayrintili dinlemek isteriz..

Bu arada, Samil'in pizza yedigi resim Olive Garden'da mi cekildi merak ettim.

Mine

daryal said...

Hoş bulduk Mine'cim. E o zaman Amerika ve Amsterdam ayrıntılarını konuşmak için bir ara görüşmek şart oldu;)

Şamil'in pizza yediği yerin adı "Olive Tree" idi.Bir bağlantı var mı dersin?

Turunç said...

Haha, ayni formatta bir italyan restorani herhalde. Salata kasesi ve icindeki salata tipatip ayni!!!

Evet, izlenimleri paylasmak sart oldu. Zamanlama isini beyler konussunlar bi ;)

Nefin Huvaj said...

yaaa ne güzeeell...!!
Zihnine sağlık, çok da güzel yazmışsın..
(Blog "biyolokum" dimi.evet:)

fakat şamil'in pizza yediğini gördüğüm o karede gerçekten inanamadım gözlerime..ODTU kahvaltısında benim koyduğum ikinci böreği saygıyla geri ittiren Şamil...Hassas mideli Debideryam..
O kocaman takoları filan düşününce..siz ne yediniz ne içtiniz orda ah canlar yaa..
:)

setenay said...

cidden macera doluymuş amerika derya. insan ömründe bir kez gitmek, görmek lazım. bu başarıyı gösterdiğiniz için şanslısınız. darısı başımıza!

sidika SAKA said...

Eli kalem tutan birisinden gezi blogu okumak da bir ayrı oluyor. :)