Sep 13, 2009

2 günlük defne bebeğin 2 gün borcu var bana:)

Yazı eski bir yazı. Bir düzenlemeye gitmem gereken eski dosyaları karıştırırken geçti elime. Okurken zamanda bambaşka yerlere gittim ben. O yerlerdeki yol arkadaşlarıma sevgiyle...

BİR YERLİNİN İTİRAFLARI-10

“Tak etti canıma bu maskeli balo
Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri...”

Derya çığlık çığlığaa şarkı söylüyor. Aslında ben de çığlık çığlığa şarkı söylüyorum ama benim sesim duyulmuyor. İşte bu çok adaletsiz... Onun mikrofonu var, benim yok. İkimizde aynı şarkı sözlerini söyleyerek bağırıyoruz; ama herkes bana değil ona eşlik ediyor. İkimiz de derya’yız ama herkes onun derinliğine doğru yüzüyor. Ben bile...

“Çocuklardık
Parlak yıldızlardık o zamann...”

Sesimden rahatsız oluyor yanımdaki arkadasım. Kötü! Ben de biliyorum; ama şarkı söylemeyi seviyorum. Zaten onun sesi de pek güzel sayılmaz. Olsun, sesi güzel olmasa da olur. Konserden konsere duyuyorum zaten onun sesini. O bana mesajlar atıyor. Okuduğu bir kitapta bir cümle çıkıyor bazen karşısına; tek başına yutmak içine sinmiyor. Hani öğrenciliğimizdeki gibi aynı şehirde yaşıyor olsak arayacak, bulusup o bir cümlecik üzerine uzun uzun konuşacak, sonra çimlere uzanıp “boşveeer” diyeceğiz; ama ikimiz de boşvermeyecegiz. Eve gidip yazacağız biryerlere. Yıllar sonra birbirimizin defterlerinden nasıl da aynı satırlara takıldığımızı görüp gülümseyecegiz. Aynı şehirde değiliz! O, sindiremediği satırları bir mesajla yolluyor bana. Bir tek cümleyle yanıtlıyorum onu. Susuyoruz.... Artık “bosveeeer” demek için bile çok geç. İçine illa ki birşeyler koyarak iade ediyoruz komsularımızın tabaklarını... Bütün boşlukları vermişiz tanımadığımız yüzlere. Sevine sevine almışlar elimizden. Biz için için gülmüşüz hallerine. Sözcüklerle yeni boşluklar büyütmüşüz içimizde. Sonra o boşluklara su doldurup balık tutmuşuz, uzak şehirlerdeki yalnız günlerimizde...

“İçindeymişik , yeşilmişik, sazmışık...”

Kucağındaki gitara sarılıp döne döne, geniş adımlarla bir ileri bir geri salına salına ve ayaklarını sahneye vura vura şarkı söylüyor Derya.
Ayağımı bir sahneye basmayalı çok oldu. Hayata bir sahneden bakmayalı ne çok oldu... Nice zamandır sadece seyirciyim... Çevremde akıp giden hayatı izliyorum el çırpa çırpa. Oysa yerden bir metre yüksekte, ezberlenmiş sözler söylediğim günlerde, arada bir elimi seyirci koltuklarına uzatır, uyuklayanları dürtüklerdim. “Bu oyun için ne kadar çok emek verdim biliyor musun? duy beni! gör beni!” derdim sahneden burnuna kadar uzayan o parmağın ucuyla. “ Bak, oy-nu-yo-ruz biz! Yalan değil, ama yalan gibi bir şey söylediklerimiz. Yani gerçekliği belirsiz...” Ensesinden tutup kaldırırdım ön koltukta sevgisiz ve ilgisizce; ama uygun görülmüşlük gereği oturtulmus sevmediğim yüzleri. Yerden bir metre yüksekteydim...

Yerden bir metre yüksekte açtım, Bolu’daki bir PTT bürosunda mühürlenmiş mektubu. “Yüksekliklerin, derinliklerin olacak... ” yazmıştı bana. “Ne kadar yükselirsen, o kadar derine düşeceksin; o kadar canın yanacak...” O kadar canım yandi ki... Bir basamak daha yukari çıkmadığıma sevindim o vakit; ama merak ediyorum hala, hangi yükseklikten düşmek öldürür beni?

“İste bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yeni bir isim verdim sana”

Yeni bir ismim olmadi. Lakaplarımı ve sıfatlarımı sevdiğim zamanlar oldu tabi... “gözlerinde çinli yaşayan kız” diye çağırdı beni üç yıl boyunca bir büyücü. Kantin kalabalığında böyle çağrılmış olmaktan utandığım, diğer arkadaşlarıma durumu açıklamak zorunda kaldığım zaman bile sevdim bunu aslında... Gözümdeki Çinli’yi görebilmesi hosuma gitti... Hele diğer gözümdeki Alaskalı’yı farkettiginde... Aslında, o zaman biraz korktum ondan. Bütün büyülerini bildiğime dair bir mektup yazdım, bir daha ilişmedi bana... Bir de Kaptan-i Derya vardi... O zamanlar hosuma giderdi. Her fırtınanın ardından “ben yolumu bulurum” derdim. Birkaç zaman kaybolur ortalıktan, bir gün fora-yelken ufukta belirirdim. Sonraları sevmedim. Bu tamlamada güçlü olanın derya değil, kaptan oldugunu geç fark ettim...

“Kömür deposu kapandı işte
Mamak’a sonbahar geldi...”

N’oldu sana, artik benimle oynamıyorsun, dedim kampüste kozmozculuk oynadiğim okul arkadasima. Şu sararmış yaprak yığınını görüyor musun, dedi, yanından geçerken bütün gücümle tekme atmak istiyorum o yığına. Ama yanına vardığımda sararmış yaprakları tekmelemek anlamsız geliyor. Sararmış yapraklar da anlamsiz geliyor. Ağaçlar da anlamsız geliyor zaten... Eyvahhh... dedim. Depresyon, dedi, geçecek... Söz, başka bir sonbaharda kozmozculuk oynayacağım seninle. Başka bir sonbahar olmadı. Başka sonbaharlar geldiğinde, kozmozculuk bana anlamsız geldi...

“Delilerden sen anlarsın
Konuş onlarla...”

Ne anlatayım? Deliler benden anlamaz ki... Bildiğim bütün diller akıllılar için, aralarında büyüdüm ben. Sessiz-sakin yasadım aralarında deli olduğumu sezdirmeden. Bütün sorularına akıllı yanıtlar verdim. Aklıselim sorular sordum en bilge olanlarına. Sadece bir kez delinin biri tanıdı beni. Altmış aklın, yetmiş fikrin var, sonun iyi değil senin, dedi. Ya deli olacaksın ya da çok mutlu... Mutlu bir deli oldum ben, o bunu hiç bilmedi...

“Dağılsak da göç yollarında
Yarın bizim bütün dünya...”

Dağıldık işte... Bütün dünyayı ele geçirmek gibi bir niyetim yok... Olmadı hiç... Hiç birimizin...
Bir gün –ama aynı gün- aynı ülkede, aynı derinlikte olmayı istemekten ibaretti bizimki... Bir gün bir yerde kalabilmek için göçtük biz. Sarı kafalı, çekik gözlü çocuklardık, “parlak yıldızlardık o zaman...” Göç sözcüğünün bizcesi sürgün demek uzun yillardan beri. Sürgünün bizcesi... Bir de ‘bizce’nin Türkçesi... Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman, el ele tutuşurduk karşıdan karşıya geçerken ve “hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktu”.

Hani doğuştan sürgünüm ya; ondan belki bu yerinde duramama hissi. Bir sürgün gelmeden göçmek isteği... Göçmek dedim de, sanırım bu yazıdan da gitmek vakti...
Zaten konser de bitti.
Hıh... Yeni Türkü’ ymüs...
Ben de yeni bir türkü söyleyecekler sandim.
Oysa hep aynı bildiğim ezgi...

2003/BİLECİK

2 comments:

setenay said...

“gözlerinde çinli yaşayan kız”..
çok güzel! :D

Nefin Huvaj said...

nerelere gittim Debideryam...kalemine sağlık..

' Sarı kafalı, çekik gözlü çocuklardık, “parlak yıldızlardık o zaman...” '