Aug 4, 2011

uyku biraz uyku, bütün isteğim buydu...




Posted by Picasa

Yukarıdaki fotoğraf 10-15 gün önce Karadeniz'de bir yaylada  çekildi ve fotoğrafta görülen sol ayağımın da çok benimsediği o tembel pozisyon o gün bu gündür pek de değişmedi.
Yapacak işlerim, okunacak kitaplarım, izlenecek filmler, yazmak istediğim yazılar var var olmasına da sıcağa yenik düşmüş bedenimin kıpırdayası, göz kapaklarımın açılıp dünyaya bakası yok.
Önümüzdeki bir ayı bu rehavetten kurtarabilmek umuduyla gece ve gündüzlerime yer değiştirttim sevgili çevrem. Gündüz saatlerinde uyuyup gece saatlerinin sessiz ve serinliğinden faydalanmayı planlıyorum. Bu da işe yaramazsa benden adam olmaz, biline...

Aug 2, 2011

Gidenlerden...

Gitti...
Doksanı aşkın yıllık bir ömrü katıp önüne, anılarını, acılarını, öfkesini, sevgisini, özlemini alıp gitti..
İnsanlar temizliğini, misafirperverliğini, elinin bolluğunu anlattılar birbilerine. Ölünün ardından kötü söz söylemek ayıp-günah   olduğundan, aksiliğine hafiften değinip geçti kimileri, kimileri sustu...
Onlar anlattıkça bembeyaz örtülerle bezeli eski toprak evini, misafire verdiği değeri, evinde verdiği yemekleri, keyfi yerinde olduğu zamanlar ortalığı kahkahadan kırıp geçirişini anımsadım ben de... Bayram sabahlarını anımsadım, erkenden kalkıp süpürdüğü avluda...  Beslemeyi hiç ihmal etmediği Kangal'ları, peşisıra kümese girip aldığımız sıcak yumurtaları, tandırda pişen ekmekleri, her yazı köyde geçen çocukluğumu anımsadım...
İçimde ona dairbütün  anıları deştim ama pek öyle sevgi dolu bir baş okşama, sırt sıvazlama, masal anlatma  bulamadım. Çok zorlayınca  koyunkoyuna uyuduğumuz günler geldi aklıma ama onlar da gözlerimi yaşartmaya yetmedi, ne yazık...

Garipti...
Doğaya; otlara, çiçeklere, bağlara, bahçelere, toprağa, hayvanlara olan sevgisine, ilgisine ve acıma hislerine karşılık  dinmeyen bir öfkesi, yıkılmaz bir inadı vardı insana.  En çok da en yakınlarına...
Yanlış öğretiden mi yoksa bencilliğinden mi bilmem, sevmekte ve sevgisini ifade etmekte beceriksizdi.

Ona benziyorum ben de... İçimin bir tarafında ondaki öfke ve inat var, sindirmeye çalışıyorum kendimi bildim bileli. Nasıl olmamam gerektiğini öğreniyorum onun yaşamından, ne yapmamam gerektiğini. Yine de biri damarıma basmaya görsün gözlerimdem taşıyor, tutamıyorum içimdeki İffet'i...

Son altı ay sık sık görme şansım oldu... Her gidişimde daha çok benziyordu babamın son kez görüp dokunduğum yüzüne. Giderken babama dair birşeylerde götürüyordu ve belki de sırf bu yüzden gitmesin istiyordum...

Gitti...
Giderken anılarını, acılarını, öfkesini, sevgisini, inadını da alıp gitti...

Gitmesine az, çok az kala bir bir tuttu ellerimizi. Mavi gözlerini dikip gözlerimize sessiz sessiz konuştu. Gider ayak sevdiğini söylemeyi öğrenmişti...

Gitti...
Ben bulunamadım cenazesinde.
Güzel, kalabalık bir cenaze töreni oldu dediler...
Güzel öldü dediler, güzel ölmek ne demekse...
Posted by Picasa

Apr 7, 2011

Çardak gülü ve hanımelinin maceraları

Ankara'da Fidan almak isterseniz gitmeniz gereken yer Karşıyaka Mezarlığıymış meğer.
Güne orda buluşarak başladık. Önce fidanlıkları gezdik, bilgi aldık, alacağımız ağaçları belirledik ve satın alıp düştük yola.
Hacı Muratlı'ya varır varmaz daldık bahçeye. Yağmurdur, rüzgardır umurumuzda değil. Hangi ağacı nereye dikeceğiz?, hangisiyle hangisini yan yana getireceğiz?, 'ulu ağaç' bahçenin neresinde kalacak? diye düşündük önce; sonra koyulduk işe.


Kuyular kazıldı, yanmış toprak dökülüp fidanlar yerleştirildi, aşı yerleri güneye çevrildi, toprak döküldü üzerlerine, kökleri sıkıştırılıp  sıvı gübre ve 'can suyu' verildi.
Birer destek çubuğu da çaktık yanlarına ki rüzgarla boğuşurken fidanlarımız, can yoldaşı olsun diye.


Büyük olasılıkla, dışardan bakan usta bir çiftçi için oldukça beceriksizdik. Dikim sonrası çamura belenmiş ayakkabı ve giysilerimizle perişan vaziyetteydik.


Ama eğlendik. Elimizi toprağa, fidana, yağmura değdik. Alışveriş merkezlerinin uğultulu kalabalığına gömmek yerine haftasonumuzu, sevdiklerimizle beraber bir kaç dal yeşerttik.

Bir sobanın çıtırtısında çaylarımızı yudumlayarak tatlı bir telaşın yorgunluğunu paylaşmak ne güzel şey sevgili çevrem!
Yine yapmalı, hep yapmalı...
Her bahar bir yolunu bulup cümbürcemaat toprağa dokunmalı...


Yukarıdaki satırlardan anlayacağınız üzere, ben eve döndüğümde de hızımı alamadım sevgili çevrem. Sabah fidanlıktan aldığım menekşe ve çilek fidelerini saksılara dikerek taşıdım baharı evimize. Banyomuz biraz kirlendi evet, ama değdi bence...



"Akşamoğulldu
Nırınımm nırınımmm
Pencereeğmde
nırınımm nırınımmm
Yorgun rüzgar esiyor geçiyor
Renkler suskun!
Biiir mahzun mor menekşe
Ağlıyor mu ne! "

Mar 31, 2011

Yüzbaşıgillerle buluşma

"Kitap okuma saati" diye birşey var okullarda. Her gün bir dersin 15 dakikası kitap okumaya ayrılıyor. Kimi öğrenciler seve seve yanlarında taşıdıkları kitaplarını açıp iştahla okumaya başlıyor, kimileri okumaya zorlandıkları kitapların bir sayfasını açıp okuyormuş gibi yaparak 15 dakikayı doldurmaya çalışıyor.
Ben, bu zoraki uygulamayı üstüme alınmadığımdan, kitap okumuyorum o süre zarfında. Sıra aralarında dolaşıp düşünüyorum, hayal kuruyorum, onları izliyorum... Meraklı meraklı sayfa çevirişlerini, dudaklarının kıpır kıpır edişini, uyumamak için göz kapaklarını açık tutmaya çalışmalarını, sıkıntıyla sağa sola attıkları kaçamak bakışları...
Okudukları kitapları inceliyorum aradabir... Kütüphane raflarından seçilip elden ele dolaşmaktan eprimiş romanlar, şiir, öykü, anı kitapları, gezi ya da bilim konulu dergilerin ciltlenmiş halleri, karikatür ya da nota kitapları bile... Kendi çocukluğumun yol arkadaşalarını görüyorum aradabir
Tom Amca'yı, Zeze'yi mesela...
Bu gün, kitap okuma saatinde, öğrencilerimin birinin elinde " Yüzbaşı'nın Kızı" vardı, Günay Cetao çevirisiyle...
Öyle iyi geldi ki o an orada Günayın adını görmek... Buradaki yalnızlığım, ait hissetmeyişim, herşeyin dışında kalışım yavaşça indi omuzlarımdan.
Bu hissi daha önce, mantar şehrime dostlarımın ayağı değince yaşamıştım. Evimi, sobamı, penceremdeki manzarayı sevmiştim onlar sihirli elleriyle kapı kollarına dokunup ıssızlığımı aralayınca.
Hepiniz kitap yazın, çevirin, çizin, boyayın sevgili çevrem. Hepinizi her yere yanımda götürmek istiyorum.

Mar 29, 2011

hamamböcüü

Efenim,
Çorum-Ankara arası yolculuklar, insanın sinirini tepesine getiren Milli Eğitim maceraları, yeni görev yerimdeki yürek burkan insan öyküleri gibi "bir ara bloga yazayım bunu" dediğim onca konu arasından sinsice yerlerde sürüne sürüne gelip gündeme oturdu bu konu.
Taşındığımızdan beri bir-kaç ayda bir görür, sıkı bir temizlik yapıp bulduğumuz her deliği tıkar, çeşitli köşelerdeki tablet ilaçları yeniler, huzursuz birkaç gün geçirip yavaş yavaş unuturuz, ta ki bir sonraki karşılaşmaya kadar.

Son dönem karşılaşma periyodumuz epeyi arttı. Son bir ayda haftada bire arkasından da üç günde bire düştü. Fakat bana ayda birlik periyot bile kafi geldi ve bir ay önce gözüm seğirmeye, elime koluma dudaklarıma tik gelmeye başladı. Benim de fobim varmış meğer. Fobi denen şey de öyle yoğun bir sevmeme, ürperme hissinden fazlasıymış, bu süreçte öğrendim. Sağa sola dokunamaz, yemek yiyemez, gece uykulardan sıçrar, rüyalarda böceklerle boğuşur, aniden tenime değen herhangi bir şeye karşılık çığlığı basar oldum. "Canavarı" düşünmek ya da ismini anmak bile ense kökümden aşağı buz gibi desem buz gibi değil, kaynar desem kaynar değil, su desem su değil, asit desem asit değil bir şeyler bocalanması hissine neden oluyor.

Neyse önce badana, bol silmeli-ovmalı-köpüklemeli bir temizlik ve arkasından sıvı ilaçlama ile bu haftasonunu kapattık. İlacı yapan adamın ensesinde "şurayada sıkın burayada sıkın " diye tembihleyerek gezindim ev içinde. İlaçlama sırasında herhangi hiç böceğe rastlamamaız yaygın olmadıkları anlamına gelirmiş ki tutunmak için bu küçük umutlara feciii ihtiyacım vardı, sımsıkı tutundum.

İlaçlama işlemi yaklaşık 20 dakika sürüyor. Uzun bir çubuğun ucundan basınçla püskürtülen ilaç 1-1,5 metre uzağa fırlatılabildiğinden eşyaları yerinden fazla oynatmak gerekmiyor. İlaçlamadan sonra ev 15-20 dakika kapalı kalıyor arkasından havalandırma yapılıp evde kalınabiliyor. Daha çok duvar dipleri, dolap arkaları, parke aralıkları gibi kuytulara sıkılan ilaç bir iki saat zarfında tamamen kuruyor ve dokunma, soluma ve yanlışlıkla yeme halinde bile insan sağlığına zarar vermiyor ( ben o kadar da emin değilim, ilaç ilaçtır kardeşim!) İdeal olan ilacın böceklerin kuluçka süresi olan 21 gün boyunca temizlenmemesi. Aksi halde ilaçlama sırasında zırhlı yumurtalarında güvenle barınan yavru canavarlar yumurtalarından çıktığında nasıl mefta olacak hııı?

Feb 11, 2011

Borç Geyiğin Yamçısıdır.

"En son taahhütlü bir mektup aldığımda atamamın yapıldığını öğrenmiştim. Dur bakalım bu kez ne olacak, ister misin Ankara'ya tayin ediversinler bir de beni hehe he" diye kendi kendime şımarıp keyiflenerek açtım zarfı.
Borcum varmış, üniversite öğrencisiyken almış olduğum harç kredisini ödememişim.
Hay Allah!.. "Ben onu ödememişmiydim yahu! Hem de böyle gelir idaresinden bol mühürlü imzalı bir mektup almıştım da yine böyle "ben onu ödememiş miydim yahu" diye diye gidip ödememiş miydim? "
Ben bu anı daha önce yaşamış gibiyim ama...
Neyse, aradım-taradım makbuz yok. Hay salak kafam! Tam da en saklanacak şeyi saklamamışım. Daha doğrusu öğrenim harçlarımın dekontlarını bile on yıla yakın süre sakladıktan sonra geçen yıl bir temizlik yapıp eski belgeleri ayıklamıştım da "e bunlara da gerek yok artık, atayım gitsin " demiştim. Sonrası, çöp.
Ne olacak şimdi?
Doooğru kredi yurtlar.
"Bakın memur bey, ben bu borcu ödedim. Hatta sanırım iki kere ödedim, bunu da ödersem üçüncü kez ödemiş olacağım. Bi el atsanız da hatanın kaynağını bulsak ,hı? "
"Evet siz o borcu ödemişsiniz"
"Evet, 2008'in Ekim ayındaydı sanırım"
"Evet, 2008'in Ekim ayında."
"Evet de o zaman bu borç ne ola?"
"Evet ama siz faizini ödememişsiniz, 188 lira. O da bu güne kadar 495 lira olmuş"
"İyi de 2008 de bana tebliğ edilen borcumun 856 lira olduğu idi, ben de onu ödedim. Faizinden haberim yoktu ki. Bu gün gelen tebliğgatta da borcumun 856 lira olduğu yazıyor. Ancak internetten kontrol ettim orada da borcum 1352 lira"
"Yok sen 1352 lira ödeme."
"Ne ödeyeyim?"
"Sen şimdi bişey ödeme çünkü sen geçmişte öğrenim kredini fazla ödemişsin önce onu bir aktarttıralım, sonra kalan hesaba bakarız."
"Ne kadar fazla ödemişim?"
"22 lira."
"Kalsın."
"Olmaz! Onu aktarttırmamız lazım, 3. kata çıkın..."
diye başlayan süreçte ben o üçüncü kata iki kez çıkıp, bir süre binanın neresinde olduğu hatta binada olup olmadığı bilinmeyen hiç tanımadığım iki memuru sorup-soruşturarak gezindikten sonra eli boş döndüm aynı memura.

Sonuç: "Yakında yasa çıkacak, faizler silinecek, şimdi ödeme sonra 188 lirayı ödersin" diye akıl verenlere uyup -vicdanım rahat sayın okuyucu-
borcumu erteledim. Tebliğgatta belirtildiği üzere bu borcu 10 gün içinde ödemezsem haciz gelir mi? Göreceğiz...
Peki ben bu borcu her üç yılda bir yeniden ödemek zorunda kalacak mıyım? Bakacağız...
Ve buradan çıkan dersler nedir?
Az sonra...
:)
Ders şudur sevgili çevrem,
1- Devletle işin varsa asla şansa bırakma. Dekontlarına vs sahip çık, kayıtlar tut. Hatta tarayıcıdan geçirip sanal ortamda sakla ki bulması ve saklaması kolay olsun. Bu haliyle resmi evrak statüsü olmasa da tarih, numara vs bilgileri açısından referans değeri olur.
2- Bir daha borç bildirimi alırsan -bişeylerin cezası, vergisi kıvırı zıvırı farketmez- trink diye ödemeden önce ilgili kurumdan soruştur, meblağı netleştir.
3-O borcu ödedikten sonra da gidip gelir idaresine bildirmeyi ihmal etme.
4-Her resmi mektubu hoş bir sürpriz zannedip iştahla üzerine atlama, bırak postacı kapıyı çalsın dursun...

Feb 6, 2011

sürprizzz!

Ne mi oldu? Ne olacak, hayat yine çatur çutur kırıldı orta yerinden,
yapılmış bütün planlara inat belirsizliklerle dolu bir süreç başladı .
2005 yılında binbir kafa karşıklığı, uykusuz geceler, kararsızlıklar, boşa koyup dolmamalar, doluya koyup almamalarla ayrıldığım MEB' deki görevime geri döndüm. Bu kez Çorum'un küçük bir ilçesi.
Ne mi olacak?
Yolculuk olacak, veda olacak, alışmak, karışmak, yorulmak, uzlaşmak olacak... Olsun... İyi olacağını umarak çıktım yola, iyi olması için elden gelen yapılacak...